Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında..

Vizyonda bir film var: Arrival. Filmin değindiği konular ve insana hissettirdikleri hakkında uzun makaleler yazılabilir, filmden çıktığım andan itibaren sayfaların arasında kayboldum, okudukça düşündüm, düşündükçe yazdım ama yazmaya başladıktan bir süre sonra hissettiğim yoğun duyguları anlatmaya kelimelerin yetmediğini fark edip, yazdıkça sildim ve sildikçe hep tekrar tekrar düşüncelerin arasında buldum kendimi, en son bembeyaz bir sayfa kaldı önümde. Sonra filmin müziğini açtım ve o beyaz sayfaya tekrar yazmaya başladım…

Diyebilirim ki sana, bu sadece bir “uzaylı” filmi değil, hatta bu sadece bir film değil. Sinema, tam da bu yüzden çok güzel değil midir zaten. Filmden çıktığın andan itibaren bir sürü ütopik düşünceyi ardı ardına yaşayacaksın: Zamanı, başlangıçları ve sonları, yabancılara duyduğumuz öfkeyi, dilin önemini, kadınlığı, kendi yaralarını düşüneceksin. Ama belki de sadece “güzeldi, değişik bir filmdi” diyeceksin. Gündelik hayatın rutinine sıkışmış, kapitalizmin bize taktırdığı at gözlükleriyle zamanı çizgisel bir şekilde koşarak yaşıyor ve kendine – içine hiç bakmıyorsan evet büyük ihtimalle böyle diyeceksin.

“Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında.” -Ahmet Hamdi Tanpınar

Zaman nedir?

Dünyanın kendi ekseni etrafında bir günde dönüşü ve bu dönüşün sabit aralıklarla tekrarlanışı ve bunları önceki ve sonraki dönüş olarak niteleme ihtiyacı dün ve bugünü ve bir sonraki dönüşün getireceği yarını oluşturur. Bu dönüşler birikir birikir ve 365 kere tekrarlanır. 366. dönüşte ise dünya ilk dönmeye başladığı noktaya gelir ve dönüş sıfırlanır tekrar birinci dönüşe geçer. Bizler bunu bir yıl geçmiş olarak tarihlendiririz. Kolay değil, dönüp duran dünya aynı noktaya gelip tekrar 365 günlük yörüngedeki yolunu tamamlayacaktır. Bu tekrarlanışlar insan için bir zarureti gerektirir ve geçip giden süre, aralıklarla işaretlenmeye başlanır. Bu insanın pratik hayatında işlerini kolaylaştırmak için bir zorunluluktur. Fakat bunun ötesinde insan zihni de akan, değişen şeylerin farkındadır. Yani dünyanın döndüğünün bilinmediği zamanlarda da güneşin doğuşu yeni bir günün başlangıcını, güneşin batışı ise günün bitimini insana anlatır. İnsan zihnindeki aydınlık ve karanlık imgesi başlangıç ve bitişle örtüşmektedir. Dolayısıyla her yeni gün, yani aydınlık yani başlangıç karanlığa giden bir süreyi bize anlatır. Zaman aslında insan için başlayan ve biten ve sonra tekrar başlayan bir sürenin diğer adı olmuştur. İşte bitip tükenmeyen ve her gün yeni baştan başlayan gün, zamanın döngüselliğini ve asla tükenmeden devam edeceği düşüncesini doğurmuştur. Bu düşüncede bir başlangıç ve bir son yoktur. Yine zamanın, göksel hareketlerin bir sonucu olduğunun düşünülmesi de döngüsel hareket için zemin hazırlar. Antikçağ’dan beri gökyüzü incelemelerinde bulunan birçok filozof, gezegenlerin döngüsel hareketinden ve en dış halka ile en içteki halkanın farklı hızlarda yörüngelerini çizmeleri sonucu gün ve yılların oluşumundan, zamanın da döngüsel bir karakterde olması gerektiği sonucuna ulaşmışlardır. Bu hareketin, hareketler içinde en mükemmel hareket olduğu da ifade edilmiştir çünkü döngüsellik demek aslında sonsuzluğa vurgu yapmak demektir. Başlangıç ve son, bu anlayışta zaman için geçerli değildir. Bu yüzden Antikçağ’da zamanın diğer adı Aion (sonsuzluk) tur…

Medeniyet ise çizgisel zaman üzerine inşa edilmiştir. Özellikle kapitalist düzen; hayatın rutini bize tüm bunları unutturur, öyle ki artık güneş bile doğmadan işe gitmek için kalkan insanoğlu güneşin doğuşunu gör(e)mez ve aynı şekilde dört duvar arasında çalışıp giderken güneş batar ve biz karanlığın başlangıcını kaçırırız böylece çizgisel zaman anlayışı iyice meşrulaşır, içselleştirilir. Kol saatleri bize yetmez olur, her yerden karşımıza bize çizgisel zamanı hatırlatan bir şeyler çıkar, bazen bir duvar saati olur bu, bazen dededen yadigar unutulmuş mekanlarda gün görmemiş çekmecelerde saklanan bir cep saati. Tüm bu saatler; irilisi, ufaklısı, moderni, antikası, dijitali demeden hepsi de tek bir hakikate vurgu yapar: “Zamana hapsolan insanoğluna.” Kapitalist düzen bağımlı kılar insanı zamana ve mekana…

Bizler yaralarımızın iyileşmesini zamana bağlar ve zamanın her şeyin ilacı olduğuna inanmayı tercih ederiz. Oysa ki, “Zamana bırak” diye duyduğunuz teselliler zaman aşımı diye bir şeyden medet umanların uydurduğu bir yalandan ibarettir. Bir yanılsamadır… İnsan dinamik bir varlıktır, bu onun hem zaafı hem de yeteneği sayılabilir. Her gün sorgulamadan yaşadığımız ve inandığımız doğrusal zaman geçtikçe eski sıkıntıların yerini yenisi alır ve meşguliyetler değişir. Acısını çekmeye değer bulduğumuz imtihanlar yer değiştirebilir. Bütün denklem bunun üzerine kurulmuştur, insan algısı hangi acıyı ön sıralara yerleştirirse onun ıstırabı duyulur yani zamanın değil, algılarımızın değişmesi bizi kurtarır…

Kendimizi ve hayatı algılayışımız her an değişir, insan her geçen saniyeyle birlikte bir önceki halinden, kendinden uzaklaşır, farklılaşır… ama bazen, bazı şeyler algılarımızı bir anda olduğu yerden çok başka bir boyuta taşır. Bunda en etkili olan şey trajedilerdir, daha sonra aşk (ki bu da bir trajedidir) ve belki de sanat gelir; sinema gelir…

Hayatın rutininde hapsolmuş insanoğlu için zamansızlığı kavramak gerçekten zordur, bu nedenle de zamansızlık kavramı açıklanırken doğrusal bir zaman algısının yerine dairesel bir zaman algısı anlatılmaya çalışılır. Carl Gustav Jung buna: “yaşam / ölüm / yaşam döngüsü” der… Bunu araştırmaya başladığınızda ise kendinizi rüyaların dünyasında bulursunuz… Bilinçaltında zaman yoktur.  Bilinçaltınıza engelsiz temas edebildiğimiz anlar olan rüyalarınızı düşünün -ölmüş yakınlar yanıbaşımızda olabilir ya da çok özlediğimiz insanlar- her şey geçmiş veya gelecekteymiş gibi olabilir, kendimizi eş zamanlı olarak, var olduklarımızla ve yitirdiklerimizle aynı zaman dilimini paylaşıyor gibi görebiliriz…

Yeni bir iletişim olanağı, ne güzel… ütopya gibi.

Rüyada görmek içselleştirmektir…

Kaybı ya da kazanılmayanı, başka bir zamanda yeniden yakalamak yada bulmak…

Tüm bunlardan sonra, belki de biraz Aristoteles’e kulak vermeliyiz. O der ki: “Geçmiş ve gelecek zaman (bunlar zamanın birer modu olmayıp, onun parçalarıdırlar) sağlam bir yapıya sahip değildir. Bu anlamda zaman aslında varolmayan parçalardan müteşekkil gözükmektedir ve durum böyle olduğunda varlıktan elde edilen bir kavram gibi durmamaktadır.” Aristoteles’in zaman anlayışının temel noktasını şimdi (nun) kavramı oluşturur. Şimdi, zamanın özünü anlamada anahtar role sahiptir. Şimdi’nin en önemli fonksiyonu, parçalardan oluşan zamanın sınırını oluşturmasıdır. Şimdi, bir sınır olarak geçmiş zamanı gelecek zamandan ayırır. Şimdinin kendisi parçalanan zamanın sınırını oluştururken bizzat kendisi zamanın bir parçası değildir…

Ve ardından Zerdüş der ki: “Yaşadığınız hayatı sonsuzluk boyunca tekrar terkar yaşamak isteyip istemeyeceğinizi kendinize sorun.” Nietzsche’nin bize verdiği mesaja göre: “Hayatımızı o şekilde yaşamalıydık ki, aynı hayatı sonsuza dek yaşamak isteyelim…”

Kaynakça

Zaman Kavramı Bağlamında  Platon-Aristotales Karşılaştırması Arslan Topakkaya

Zaman Üzerine Metinler: Unutmanın Doğası ve Döngüsel Zaman

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: