HETEROTOPYA OLARAK MÜZE VE MODERNİTE

museum-of-madness

Görsel 1. Giuseppe Maria Mitelli’nin Cage of fools (1684) ve Mies van der Rohe’nin Berlin’deki yeni Ulusal Galeri Binası Kolajı

Foucault’ya göre, her yüzyılın kendine özgü bir takıntısı (obsesyonu) vardır. 19.y.y.’ın büyük takıntısı ise tarihtir (Foucault,1986). Bunu söylerken, tarihin insan eliyle inşa edilmiş olduğunun da altını çizer. Tarih inşası, 19.y.y.’ın bilgiye ve doğruya ulaşma arzusu ve kategorizasyon takıntısının bir parçası olarak ortaya çıkmıştır. Foucault, bunun, yüzyıllar boyunca kiliseye özgü olan bilgi iktidarının yıkılması ile artan şüphelerin sonucu olarak insanların ‘doğru bilgi’ye ulaşmak için bilimsel yöntemler aramaya başlamasıyla ortaya çıkan bir tür sonuç ürünü olduğunu söyler (Foucault,1986).

Bu süreçte tarih disiplini, icat edilmesi, düzenlenmesi ve kurumsallaşması gereken disiplinlerden biridir. Müze, tam da böyle doğar.

Foucault, müzeleri zamansız mekanlar, toplumun dışında kalan mahaller, diğer yerlerin zıttı yerler olarak görür. Müze, bir palimpsesttir, zamanın sürekli aktığı yerlerdir, ‘zamanın inşasının hiç durmadığı ve kendi zirvesini sürekli aştığı bir heterotopyadır.‘ (Foucault, 1986)

Müzeler, biriktirilmiş zaman heterotopyalarıdır. Geçmiş, düzenlenmiş artefaktların sergilendiği temsile indirgenmiştir ve bir mekanda tüm zamanları, tüm dönemleri ve formları barındırır. Bu tür yapılarda, bir tek mekanın içinde birçok zaman ve mekanın birden barınması dolayısıyla, mekansal kurgular, iktidarın kurguladığı öznel deneyim süreçlerinden bağımsız bir öznel deneyim oluşturur.

Yine Foucauldian bir yaklaşımla, müzeler, mumyalanmış mekanlardır, normal akışın; yapımın ve yıkımın dışında var olabilirler. Düzenlenmiş ve kategorize edilmiş mekanlar, ziyaretçiler için durma noktaları işaretlenmiş, bilindik akışı oluşturan koridor tanımını yıkan, durma koridorlarından oluşan mekanlardır. Modernitenin direk içinden doğmuş mekanlar…

Bu anlamda müzeler, kiliselere benzetilebilir. Aşkın olan için değil de içkin olanlar için, objeler için yaratılmış bir kilise. Hayata ve her türlü içkin olana; dünya malına sağlanan bir tür tapınak. Objenin fetişi ve dini bir ayin gibi kutlanması, sergilenmesi için oluşturulan mekanlar…Bu yüzden de bu alanlar, ritüellerin ve kodların inşasını gerekli kılar. Kutsallaştırılmış bu alanlar, ziyaretçiden de buna uygun davranışı takınmasını bekler. Sessiz olunmasını, düzgün davranılmasını ister, kati suretle, sergilenen objelerle dokunsal bir ilişki kurulamasını yasaklar. Müzeler, ziyaretçiyi örgütler ve bir anlamda terbiye eder.

Batı Avrupa coğrafyasından yayılan ve moderniteyle böylesine göbek bağıyla bağlı olan bu mekanlar, belli hiyerarşileri de içlerinde barındırdığı pekala söylenebilir. Arkeolojik koleksiyonlar içeren, 18. y.y.’da kurulan Paris’teki Louvre Müzesi, Berlin’deki Pergamon Müzesi yada Londra’daki British Museum gibi öncül bu müzeler, coğrafyalarından daha doğu ve güneydeki daha az gelişmiş coğrafyalarda yaptıkları kazılarda bulduklarını sergilemek üzere ülkelerine getirerek, insanlık tarihini, Batı Avrupa’da başka bir mekanda, başka bir zamanda, lineer (kronolojik) ve bireysel imajlarla, illüzyonlarla yeniden üretmişlerdir. Burada, bu kentlerin aynı zamanda Avrupa’da Modernite’nin doğduğu/üretildiği metropoller olduğu hemen dikkat çeker. Can Bilsel, Berlin’deki Bergama Müzesi üzerine yazdığı kitapta, sergilenen antik eserlerin ne kadarının orijinal olduğunun bilinmediğini belirtirken, ‘Müze, antikitenin varsayımsal bir temsilini üretmektense, modern bir dekor, ikonik bir imaj üretti’ diye açıklamaktadır (Bilsel, 2012).

Anlaşıldığı üzere, Moderniteyle başlayan tarih yazımında Batı Avrupa, kendini merkeze koyarak tarih anlatısını oluşturur. Polonyalı Sosyolog Zygmunt Bauman‘ın moderniteyi şöyle tanımlar:

‘Modernite, kesinlikler çağıdır ve toplumsal yaşamda verili gerçekliklere dayanarak hiyerarşiler inşa etmiştir. Buna göre; batı, doğudan; beyaz, siyahtan; kültürlü, eğitimsizden üstündür.’ (Bauman, 2000)

Dolayısıyla, Istanbul Arkeoloji Müzesi Binasını da, Levanten Vallaury’nin neoklasik bir üslupla tasarlaması, sütunlu, üçgen alınlıklı girişi ile bu coğrafyada üretilen mimarlıklara pek benzememesi, içinde Mısır ve Lübnan (Sidon)’dan getirilen eserlerin başrolü oynaması çok da şaşırtıcı değildir. Osmanlı’nın Batılılaşma dönemi olarak anılan bir döneminde kurulan Müze ile bu coğrafyada yaşayanlar da, kendi modernitesini, Istanbul’dan daha doğuya, daha güneye bakarak, Imparatorluğun uzak köşelerinden kocaman taş lahitleri getirip başka bir zamanda, bir mekan altında Istanbul’da sergileyerek oluşturmuştur.

aglayan kadinlar lahiti- sidonGörsel 2- Ağlayan Kadınlar Lahiti, Sidon Kral Nekropolü, Lübnan, İ.Ö. 4.y.y., Istanbul Arkeoloji Müzesi Koleksiyonu

Objelerin aynı mekandakı bu eşzamanlı birlikteliğini,  ‘heterotopya‘ ve ‘ütopya’ kavramları üzerinde bir kez daha düsünmekte fayda vardır. Zira, ütopyalar gerçekte var olamayacak yerlerde geçseler bile, bir anlatı yaratırlar, hayal gücümüzden doğarlar ve bir söylem barındırırlar. Oysa, Foucault’nun heteropyaları, heterojen yapıları dolayısıyla bir anlatı oluşturmakta yetersiz kalırlar, söylem üretemeyen mekanlar olarak kalırlar. Foucault, Kelimeler ve Şeyler  isimli kitabında  şöyle der, “heterotopyalar, rahatsız edicidir, belki de bir isim vermeyi imkansızlaştırdıkları ve yaygın isimleri kördüğüm haline getirdikleri veya paramparça ettikleri için; daha baştan söz dizimini -yalnızca cümle kurarken kullandığımız söz dizimini değil, aynı zamanda, kelimelerin ve şeylerin (birbirlerine yakın ve aynı zamanda da karşıt) “bir arada durmalarını” sağlayan daha az belirgin bir söz dizimini de- yok ettikleri için…” (1966)

Burada, Arkeoloji Müzeleri’nin, Foucault’nun Heterotopik olarak nitelediği diğer mekanlara (kütüphane, hapishane, kışla…vs.) bu anlamda ters düştüğü belirtilmelidir. Zira, Istanbul Arkeoloji Müzesi, anlatısını,  kendi modernitesini  yaratmak üzerinden oluşturmuştur. Burada altı çizilmesi gereken, Istanbul’da oluşturulanmodernite’nin, Batı Avrupa’nın modernine morfolojik olarak benzemeye çalışsa da, buraya ait yeni bir Modernite bilgisi ürettiği gerçeğidir.

kaynak_01Kaynakça:

Yazının yayınlandığı kaynak:  https://mimaritasarimveelestiri.wordpress.com/2013/04/26/heterotopya-olarak-muze-ve-modernite-2-canan-erten/

  • Bauman, Z., (2000), Liquid Modernity, Polity Press, Cambridge, UK
  • Bilsel, C., (2012), Antiquity On Display: Regimes Of The Authentic In Berlin’s Pergamon Museum, Oxford Press, New York
  • Foucault, M., (1986),  Of Other Spaces (Heterotopia),  Diacritics, Vol. 16, No. 1, The Johns Hopkins University Press, pp. 22-27
  • Foucault, M., (1994),  Kelimeler ve Şeyler (İnsan Bilimlerinin Bir Arkeolojisi),  Imge Kitabevi, Istanbul
Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: