Bergaman’ı izlemek/okumak

Nuray Aksakal‘ın Ingmar Bergman’ın özyaşamöyküsü üzerinden, eline sağlık yazısı… Afiyetle okuyunuz!

683765_5

Ingmar Bergman’ın  “Büyülü Fener “, özyaşamöyküsü yapıtından söz etmek istiyorum. Oyun yazarı ve film yönetmeni de olan Gökçin Taşkın çevirisi kitap 25 bölümden oluşuyor. (Afa Yayınları 1990 Ağustos 335 sayfa.) İngilizceden çevirisi yapılan orijinal adı Latema Magica, 3.hamur kağıttan olan kitabın 2007 yılında Agora yayıncılık tarafından basımı yinelenmiştir.

I.Bergman; 1918 yılında İsveç’de üç çocuklu papaz ailesinin ikinci çocuğudur. Aile içi ilişkilerin sorunlu ve şiddete dayandığı, öğrenilmiş ebeveyn davranışlarından baskılanmış duygularla suç, ceza, itiraf, bağışlama gibi (ödülün olmadığı) kavramlar; çocukluk coğrafyasında belirleyici olmuştur. Özgürlük ve sevgi sözcüklerinden uzak, fiziksel şiddetin doğal sayıldığı dayak ve aşağılanmanın acılığında,19 yaşında evi terk etmiştir. “Ağabeyim isyankarlığını ve kendisini korumasını bilemedi. Babam onu ezmek için tüm iradesini kullandı, başarılı da oldu sayılır. Kız kardeşim hem annem hem babam tarafından mülkiyetçi bir sevgiyle çok fazla sevildi. Bu sevgiye uysal bir çekingenlikle karşılık verdi. Sanıyorum ben tek çıkar yolu kendimi bir yalancıya dönüştürmekte bulmuştum. Gerçek benle çok az ilintisi olan yabancı bir insan yarattım. Yarattığım kişiyle asıl olan kişiyi birbirinden ayırmasını bilemediğim için bu zedelenmenin yaşamımda ve yaratıcılığımda yetişkin yaşlarıma dek önemli etkileri oldu. ” [1]

Eğitim, öğretimin, okulda ve evde sorgulamaksızın pekiştirildiği, Nazi yanlısı öğretmenlerle, sevgiden uzak şiddet kültürünün bayraklaştırıldığı kurumlarda, şiddeti yaşayarak öğrenen I.Bergman şiddete başvururken 16 yaşın şaşkınlığıyla ailesinden uzak (Öğrenci Değişim Programı nedeniyle) Papaz Okulunda kendisinin de komik bulduğu ” Heill Hitler ” hitabının tek halk, tek irade ve tek güç kavramının etkisiyle bir süreliğine de olsa Hitler yanlısı olmuştur.

“Toplama kamplarının tüm kanıtları bir tokat gibi şakladığı zaman; başlangıçta gözlerimin algıladığı şeyi, kafam kabul edemedi. Pek çok kişi gibi bende bu resimlerin propaganda amacıyla düzenlenmiş yalanlar olduğunu öne sürdüm. Ne var ki gerçeğin kendisi benim direnmelerimi alt edince, benliğimi acınası bir çaresizlik kapladı, zaten büyük bir yük gibi taşıdığım kendimi hor görme duygum, katlanma sınırlarının ötesine taştı. Tek suçumun yalnızca kendimi onlara yakın hissetmek olduğunu anlayabilmem için aradan uzun yılların geçmesi gerekti.” [2]

Bergman, yaşadığı süreçteki duygularının Nazi saldırganlığıyla örtüştüğü ve ağabeyinin İsveç Nasyonal Sosyalist Parti’nin kurucu ve örgütleyicilerinden olmasına karşın aile dostlarının yakınlarının çocuklarıyla yaptığı arkadaşlık; ona B.Brecht’in Üç Kuruşluk Opera müziğini, gizlilik ilkelerinde tanıştırmış, hatta yıllar sonra  Üç Kuruşluk Opera’yı İsveç’de sahneye koymasında bu tanışıklık etkili olmuştur.

“Ben kendi kendini yetiştirmiş bir köy dahisiydim” [3] derken  Bergman, ‘Ölüm Dansı’ provalarında bürokratik bilgi, belge izleme ve vergilendirme konularında yaşadığı sorunlarla dokuz yıllık göçmen hayatının, yalnızlık ve öfkenin iki ay çekmiş olduğu rahatsızlığının da umarı olduğunu vurgulamıştır. “Kısacası öyle öfkelenmiştim ki bu öfke sayesinde anında iyileştim. Gece gündüz yaşadığım ve içime işleyen korku ve aşağılanma duygusu bir daha dönmemek üzere uçup gitti. Karşı tarafın kararlar almasını bilen yansız memurlar değil, yalnızca prestij peşinde koşan kumarbazlar olduklarını anladım.” [4] der.

Dostluk ilişkilerinde dürüstlük ilkesini öne çıkaran I.Bergman’ın cinsel hayatı hayli zengin olup çok sayıda evlilik içi ve dışı ilişkilerinden neredeyse adlarını bile bilmediği bir sürü çocuk dünyaya gelmiştir.

30 Temmuz 2007 tarihinde 89 yaşında yaşama veda eden 9 defa en iyi yönetmen Oscar’ına aday gösterilen Bergman’ın; 39 yaşlarında ürettiği ‘Yedinci Mühür’ de (Cannes’da gösterilmiş) Tanrıyla yapılan çok düşündürücü bir pazarlık sahnesi var ki pek çok sanat yapıtını imzalamış olan Bergman’ın ara vermeden sürdürdüğü sorgulayıcılığının esaslı kanıtı gibi geldi dersem abartmış sayılmam diye düşünüyorum.

Yaşadığımız günlerde, dünya coğrafyasının, dini bağnazlıkla, etnik milliyetçiliğin yarıştırıldığı, bölgesel paylaşımların en acımasız sınırlarındayız. Temel İnsan hakları kurban edilerek, sevgisizlik tepeden tabana katlanarak çoğalırken resmi ideolojideki biat davranışının alışkanlıklarla pekiştirilip yaygınlaştırılmasını, teknolojinin görsel harikalarından akıl tutulması yaşayarak izlemekteyiz.

Seyirciliğin tedirginliğiyle Bergman’ı okumak ve izlemek yazı dilinde yaşadığım tıkanıklığın açarı oldu. İç söyleşilerle sesli düşünmekten korkmayan, hata ve zaaflarını yazmaktan çekinmeyen cesur Bergman’ın, bıraktığı evrensel kalıtların her birinin izlenmeye değer olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum.

Temmuz2014
kaynak_01
[1] I.Bergman,Büyülü Fener; Afa Yayn,1990,Gökçin Taşkın Çev.Syf.14

[2] A.g.e.Syf.139.

[3] A.g.e.Syf.165

[4] A.g.e.Syf.111

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: