Ya … ise? // What if?

government_power_by_eal555-d784eh2

Devletin gözü üzerine, BB (Büyük Birader) bizi izliyor, Kaynak: http://odditiesbyernie.deviantart.com/art/Government-Power-436905542

 

Hayal edenlerin, inşa edenlere ihtiyacı var, onların fikirlerini  alıp pratik bir şekilde gerçek dünyaya adapte edebilmeleri için. İnşa edenlerin de hayal edenlere ihtiyacı var yeni ve bambaşka bir şey için. 

Seçimler geldi geçti, sokaklara dökülmeye devam edilen bayramlarımız, kutlamalarımız olmaya devam ediyor.(Bu arada Türkiye’den bahsediyorum.) Hepimizin konulara aşina olduğu bu dönemde hileler, kediler, kuşlar hakkında dolaylı yoldan konuşmayı tercih etmek şahsi kararım. Bazen başka türlüsünü düşünmek için belirgin örnek ve isimlerden kaçmak gerekir. Maksat biraz algımız açılsın.

Neyse siz konuyu biliyorsunuz 😉

Benim derdim bu yazıda ütopya hakkında konuşmak.(gene) Mimari ütopyalardan bahsetmek için disiplinlerarası çalışmak gerektiğini savunduğum bir dünyaya giriş yaptım… Herkeslere soruyorum, senin bildiklerin neler diye? Bu sefer pek şahane hukuk okumuş, kafası zehir gibi çalışan -ama her şeye çalışan- bir dostuma gittim. (Kimi insanların isimlerinin önüne ön ek koymak zordur, sadece avukat olmayan arkadaşıma o nedenle böyle uzun bir giriş yaptım.) Pınar Özütemiz‘e derdimi anlatan bir metin yazdım. Sordum ettim. Bilgisini sömürdüm, buyurun siz de sömürün.

Derdim ne benim?

İçinde bulunduğumuz dominant sistem aslında biz istediğimiz için değil, başka alternatif olmadığı için baskın. Güncel ütopyalar da, “ya böyle olursa?” sorusunu soracak bir öneri, fikir ya da kaos yarattıkları için değerli ve konuşulması gereken konu çünkü kaosun ortaya attığı potansiyel her fikir, eyleme dönüşebilir. Güncel ütopyalar dediğim konu, More’un ütopyasını diriltmek ya da nostaljik fikirlere kapılıp saplanmak kesinlikle olmamakla beraber, alternatif bir vizyon arayışı. Çünkü doğaya dönüp yaşayalım dersek bile, ki böyle mimari ütopyalar yapılmaya çalışıldı 20. yy’da -ekolojik ütopyalar- teknoloji her alanda bu kadar ilerlerken ve bir yandan doğaya çöplüğünü bırakırken, dünya nüfusu hızla artarken, elimize akıllı telefonları almışken, kırlara dönmek, biraz nostaljik bir fikir. Bir de II. Dünya Savaşı sonrası-sırasında toplumlara ütopya diye yaşatılan Sovyet Rusya’da Komünizm, Almanya’da Hitler’in safi ırk yaratma çabası… İnsanları ütopya fikrinden korkutan ütopyalar… Çünkü totaliter. Savaşlar sonrası teknolojiye duyulan korku bir başka neden, her ne kadar teknolojik iyimserlik diye bir kavramdan bahsedilse de, bence benim annem hala teknolojiden korkuyor. Bir yandan Marx, ütopya fikrinin karşısında, dünyayı rahat bırakın, kendi haline diyen karşı kutup. Bunun nedeni demokraside her vatandaş söz sahibi ama ütopyalarda bir kişinin hayal gücü var ya da küçük bir grubu kurtarıyor. More’un adası mesela, izole bir mekan da bir grup insan… Bu nedenle güncel ütopyalar, topluma kapalı olamaz. Herkesin müdahalesine açık bir sistem gerektirir. Çünkü kritik etmek önemlidir. Enteresandır ki, kökü yunanca olan kritikos, yargılamak demek, krinein ise ayırmak demek. Yani elimizdekini önce parçalayıp, parçaları incelemek sonra yargılamak demek. Kritik etmek de birden fazla insana ihtiyaç duyar. Diyalog yaratır ve bu diyalog insanlar arasında sürdükçe, açık kalır ve sonsuz olur.  Kritik edilen bilgiye gelince, eskiden tek doğru olduğu savunulan bir dönemden, bundan bahsetmek kolay. Kartezyen düşünme sistemi ile düşünmüyoruz artık. Bir tane hipotez de sunmuyoruz, sorunsallarımız var, sorun değil. İçinde yaşadığımız toplumda artık entellektüel bir çevreden çok, internet ağının entellektüelliği ile alakadar. Milyonlarca web sitesi var, bu milyonlarca doğru olduğu anlamına gelebilir. Pek çok kanalın bile, CNN mesela, kullanıcının talebini belirttiği, yorum yaptığı bir sanal dünya var. Çünkü hitabettikleri kitleye sormaya mecburlar, sorduktan sonra da kendi doğru bulduklarını değiştirmeye, dönüştürmeye mecburlar.

Eh peki madem, bundan sonrası için düşünülebilecek olan nedir? 2040lar için, Sağlık sektörünün gelişimi ve asla ölmeyeceği söyleniyor. Biyoteknolojik gelişmeler sayesinde, tıpkı doğa gibi üretimler yapılabiliyor. Bu hızın engellenemeyceğini, reddetmek yerine adapte olmayı savunuyorum. Sana sorularım ya da işte konuşalım demeye getirdiğim durumlar,

Peki ütopya gibi aslında tek bir kişinin hayal gücüne dayalı, bu nedenle totaliter görünen, ama tüm toplumu kurtarmaya yönelik bir hayal nasıl aynı zamanda demokratik olabilir? Kolektif çalışma ile hayal edilebilecek yeni bir gelecek hayali kurarken, sen mesela kendi mesleğinden ne koyarsın pastaya?

Hukuğa ne zaman ihtiyacımız olmaz? Bu ne anlama gelir? Yani herkes aynı gelir düzeyinde, aynı mülke sahip, hakları aynı mesela Zamyatin’in Biz!i gibi bir ortamda hukuk nerede gereklidir? (çok mu komünist bir havaya girdim)

Demokrasiyi sorgulamak, yeni ütopyalar düşünmek için bir başlangıç olabilir mi ? Çünkü demokrasinin sunduğu oylama ile seçim ve delegasyonun varlığı, birlikte yeni bir şey düşlemeyi değil sadece seçmeyi gerektirir. Bu da tepeden inme bir yöntem olarak, herkesin hayalini kapsamaz. Buna karşı olarak işbirlikçi tasarım modeli herkesi yeni sistemin tasarımcısı olarak görür. Otoritenin ürettiği sistemleri oylamaz.

Ve Pınar sağlam ütopya tanımıyla cevap verir;

Ütopya hukuk ile ilgili, ele alınması gereken ilk fasıl bence Platon’un devleti. Burada her şey öncelikle devlet adamlarının yetiştirilmesi ile ilgili. Kısaca bahsetmek gerekirse;Platonun aile kuramına göre, çocuklar erken yaşta anne babalarının yanından devlet yönetimi tarafından ayrılırlar. Çocuklar ruhlarının uygunluğuna göre bir eğitimden geçirilmek üzere başka ailelerin yanına verilir, hayatlarının sonuna kadar anne babalarını bilmeden yaşar ve ölürler. Burada amaç, anne ve babanın şayet çocuğun ruhunun özünü anlayamaması durumunda çocuğu anne ve babanın cahilliğinden kurtarmaktır. Üç tane ruh vardır, farklı değerde. Bronz ruh, herkesin sahip olabileceği, günlük yapıp etmelere, heveslere, “dünyevi” zevklere aşırı düşkünlüğe denk gelir. Bunlar Platon’un ideal devletinde esnaf, tüccar vs. olurlar. Gümüş ruhlar, daha savaşçı ruhlardır. Bunlar hırslı, tutkulu, kendilerini ve başkalarını savunma güdüsüne sahip olan, cesaretini ve kavgalarını zevklerinin önüne koyabilen ruhlardır. Onların da devletin korunmasına hizmet etmesi gerektiği düşünülür. Savaşçı, asker vb. görevler onlara verilmelidir. En sonuncusu olarak da, altın ruhlu kişiler. Bunlar Platon’a göre saf theoria yaşamından keyif alanlardır. Onlar sürekli merak eder, bilmek ister ve bir şeyler öğretmek, ortaya koymak, araştırma yapmak isterler. Bilgelik sevgisinin peşinde koşarlar. Bunlar da devlet adamı olmakla yükümlüdürler.
Şimdi, Platon’a göre, öyle aileler olabilir ki, çocuklarının kendi ait oldukları sınıfın kavgalarını vermelerini bekleyebilirler. Mesela, çocuk altın ruhlu olsa bile, eğer gümüş ve bronz ruhlu anne babaların yanında büyüyecek olursa körelecektir, hiçbir zaman altın ruhlu bir kişi olanın nimetlerini göremeyecek, anlaşılmayacak ve engellenecektir. Dolayısıyla, devlet yoluyla çocuğu bu anne babanın yanından alıp, polis’e, yani şehir devletine en faydalı olacak biçimde yaşayabileceği ortama göre yetiştirmek bir ideal olmalıdır.
Burada şu anki güncel bilgilerimizden yola çıkarak, bir üst kurumun kimin ruhunun ne olduğunu bilemeyeceğini söylememiz mantıklı olur. Bir kurum hangi ideale göre nasıl çocuklarımızı bizden alabilir? Öte yandan, o dönemlerde erdem ve içinde yaşanılan polisin yüksek yasalarla yönetilmesi öyle mühim bir dert ki, sanırım Platon zaten böyle ideal bir devlette bu işi üstlenen kurumun da ideal kişilerden, yüksek erdemli insanlardan oluşacağını hayal etmiş, düşünmüş, ondan bunda bir sorun görmemiş olsa gerek.sonuç olarak ideal devleti ideal kılan kendi varoluşculuğunu bu açıdan gerçekleştren bireylerden oluşuyor. Bu şekilde tıkır tıkır işleyen bir devlet sistemi oluşturuluyor. Bu herkesin görev alanını bildiği ve devlet yöneticilerinin kendini bu konuda işlerini kendini adayan ve bu konuda hayatını inşaa etmiş bir kitleyi oluşturuyor.Bu vesileyle, demokrasiye sadaket son safhada, başkasını ve konumunu sorgulanma yok ve adalet kavramı işlenebilir hale getiriliyor.
Ama bu çok sağlam bir ütopya!:)
İşin demokratik  kısmına dönersek,şu an sadece seçimle gerçekleştirilebilecek çoğulcubir durum var.
Modern düşüncenin ve global eksende her şeyin standartlaştığını ele alırsan, demokratikleşme kavramı da, insan hakları ve hukukun üstünlüğüne dayanıyor aslında. Bu da o demokratikleşmenin sağlam temeller üzerinde işlemesi anlamına geliyor. Burada yine o devleti oluşturan bireylerin demokrasiye olan sadakatlerini göstermesinden başlıyor.  Bu da siyasi partilerin ve de sivil toplum kuruluşlarının güçlendirilmesi ile desteklenebilir. Türkiye gibi bir ülkeyi ele alırsak; sivil elitler ve parti liderleri arasındaki uyum, ideolojik olarak siyasi uçlardan merkeze kayış ve ılımlı tavırların ortaya çıkması ile bu süreç başlayabilir.Yani hep söylenen seçmenin sandıkta verdiği oy yerine, demokratikleşmenin altında karşılıklı hoşgörü ve diğer etnik kimliklerin özgürlüklerini tanınma faslı yatar. Ama bunun için her şeyden önce karşılıklı güven olması ve bunun bir şekilde yaratılması gerekir.
Burada küreselleşme ile birlikte değişen aidiyet biçimlerinden bahsetmekte fayda olabilir. Söz gelimi modern ulus devlet ve dolayısıyla modern kapitalizmin pek çok alanda çözülmekte olduğunu görebilirsin. Söz gelimi, insanların, sermayenin, düşüncelerin, imajların, teknolojinin, ulaşımın ve iletişimin hızla ulusal sınırları aşarak küresel boyutlr kazanması o bahsi geçen etnik kimlik duvarın ortadan kalktığından bahsedilebilir. Bu Avrupa Biriğinin özellikle yapmak istediği bir ideoloji.. Ortak bir geçmiş, ortak bir söylence,anılar dizini, ulusal bir marş, ataların uğruna öldüğü bir toprak parçası, ulusal bir ekonomi ile birlikte yasal haklar ve ödev bütünü gibi unsurların yerini nasıl bir aidiyat içine kondurabilir? Öyle ki; azınlıklar, sığınmacılar, göçmenler genellikle bu hakların tamamı kendilerine verilmediği için bu ulusal bütünün parçası olarak kabul edilemezler. Bu noktada siyasal alanda yabancılaşmanın önüne geçebilecek bir bilincin sağlanması gerekir. Bu da sadece hukuk kurallarının üstünlüğünü savunalım ya da adaletin temeli mülktür gibi sığ bir ifade ile sağlanamaz. Bu anlamda dünyadaki pek çok etnik çatışma ve şiddet olayının tırmanışı yurttaşlık ve önceden belirlenmiş ulusal kimlik arasındaki ilişkinin nedeni olarak  ön plandadır. işte bunun önüne geçmek adına farklılıkların birlikteliği ortaya konmalıdır. O da bugünki konjonktürde ancak anayasal düzenlemelerle oluşabilir. Bu anayasal sürecin içine ise toplumun farklı kesimlerini ele almak ve onları karar vermeekanizmasının içine oturtmak gerekir.
Bu anlamda internetin ve bilginin erişimi korkunç bir güzelliğin ortaya çıkışını sağlayabilir, diğer kimsenin görüşlerini anlamaya çalışmak ve bu anlamda fanatikleşmenin önüne geçilebilir. Gezi parkı misali bir siyasi atölye sağlanır. Bu bilincin eğitim kurumlarında yer alması ise kaçınılmaz ama dediğim gibi bu ortak tarih, din ve diğer ulusal “idea”dan çıkartılarak yapılabilir. Bu da ne yazık ki o kültüre sahip bireylerin yetişmesi ile olabilir..Burada şehirleşme kavramı önem kazanır.  Plato’nun ideal devletindeki kişilerin yetişimi bu anlamda önemli ve bir o kadar da ütopiktir işte.
Bu diyalog aklıma İyi Devlet / Kötü Devlet alegorisini getirdi. Tetikleyici ve akıl açıcı diyalog için teşekkürler Pınar! İyi/ Kötü Devlet üzerine de yazacağız bakalım… Bir bakayım derseniz http://en.wikipedia.org/wiki/The_Allegory_of_Good_and_Bad_Government
kaynak_01
Kaynaklar
Adalet fikrinin şiddeti ve bunun meşru zemini:
Demokrasinin alt yapısı için;
American Civil Liberties Union (http://www.aclu.org). An organization
that follows an approach to ethics and politics similar to John Stuart Mill’s
theory, emphasizing individualism.
American Center for Law and Justice (http://www.aclj.org). An organization
that follows an approach to ethics and politics similar to fundamentalist
theory, emphasizing traditional Christian morality.
Revolutionary Association of the Women of Afghanistan (RAWA) (http://
www.rawa.org). Updates, news, and background on RAWA’s opposition to
Taliban fundamentalist politics.
The Official Website of Kurt Vonnegut (http://www.vonnegut.com). Biography,
discussion, and news relating to Kurt Vonnegut.
Reklamlar

Yorumlar

2 Comments so far. Leave a comment below.
  1. sametofit,

    Platon’un ailet kuramı ile ilgili bir bilgim yoktu fakat belli ki Aldous Huxley Brave New World’de anlatmaya çalıştığı derdinin temelini bariz şekilde Platon’un yazında bahsettiğin düşüncelerinden almış.
    İşin garip yanı ütopyalarla, distopyalar gün geçtikçe kavram olarak birbirlerine karışmakta olmakla beraber, bizim ütopya ya da distopya diye adlandırdığımız konular normalleşmeye ve hayatımızın temeline yerleşmeye başladığını hisseder gibiyim inceden efenim… saygılar..

    Beğen

    • Platon, More, Zamyatin’in Biz’i, Huxley’in Brave New World’ü, Orwell’in 1984’ü zincirleme etkileşim içinde hepsi, aynen. Kim en çok nereden etkilenmiş, eh ilk üç isim baskın duruyor. Bir fikri alıp geliştirip, tazeledikleri için hepsi özgün tabi…
      Ütopya/distopya mı? Benim ütopyam senin distopyan ise?
      Mesela, distopya filmlerinin kimilerinin neden distopya olduklarını anlamak benim için genelde zor!! Temelde sorun sanırım dijital teknolojilere duyulan korku ile ilgili. Bu kadar savaştan sonra anlaşılır bir korku ama her şeyi de iyi yönde kullanmak insanın elinde. Bu güçlü araçları ne için kullandığımız sorusunun cevabı, ütopya ya da distopya. Konuşmaya devam etmek gerek o nedenle… teşekkürler!!

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: