Dogville

Dedim ki sen sinema aşağı sinema yukarı konuşur durursun, üretirsin, afiyetle de izletirsin. Sinemada ütopya üzerine gel bir muhabbet edelim. Oh dedi konu derya. Haklısın dedim, bir sürü film döktük ettik. Dogville dedik en son. Bir garip izole teatral bir mekan… Derdi Sinema, yönetmen Soner Sert yazdı efenim, afiyetle buyurun. // Soner bu ara iş cinayetlerini konu alan kısa filmi Baba’nın gösterimini yapıyor. Mimar olarak şantiyeyi, iş güvenliğini tanırım fakat işin içinde olmayana anlatmak için sinema filmi en güzel yol. İzleyin, başka bir dünya. //

 

Sinemada ütopya ve distopya konusuna kuramsal bir giriş yapma taraftarı değilim. Tanımlama benim işim değil. Merak eden Wikipedia’dan baksın bir zahmet.

Heh, bilmeyenler baktıysa sinemada bunun bana göre tek örneği olan Lars Von Trier’in Dogville’inden bahsedeceğim.

Film, Grace adlı bir kadının mafya’nın elinden kaçarak Dogville isimli köye iltica etmesiyle başlamış oluyor. Dogville denen bu köy, kendisini dış dünyaya kapatmış, kendi içerisinde bir düzen tutturmuş ve köyde yaşayan bütün bireylerin bir yükümlülük ve paylaşımda bulunduğu ütopik bir dünyanın teatral tablosu gibidir. Zamanla bu ütopik köy, yavaş yavaş insanoğlunun içinde bulunan bütün kötü duyguları bir bir çıkarmaya başlıyor. Önceleri Grace köyde küçük işler, sonraları tüm köyün işlerini üstlenerek köy halkına manevi ve “kanuni” borcunu ödemeye çalışıyor. Grace’in zaman içinde şekillenen ve içinde sürekli bulunan bu denli iyi niyetine ve alçakgönüllüğüne rağmen küçük köy halkının onu bir köle gibi çalıştırması, erkeklerin onun üzerinden cinsel tatminlerini gidermesi, zenci bir kadının engelli kızını ona baktırması, iki kişinin yapacağı işi tek başına üstlenmek zorunda kalması gibi distopik bir dünyayı ortaya çıkarıyor.

Seyircinin; daha doğrusu Trier’in seyirciye aşıladığı “köyü yakın, çoluk çocuk bırakmadan hepsini katledin” finali vuku buluyor. Mutsuz (?) mutlu son ile Dogville şehrindeki her bir insan öldürülüyor ama köy, tıpkı adı gibi Dogville kalıyor (ardında sadece bir köpeği bırakarak). Yani Trier, Amerikan toplumuna bir köpekten bile daha az değer verdiğini göstererek tarihin en büyük satirik ve protest filmlerinden birisini yaparak perdeden usul usul uzaklaşıyor.

Köye gelirsek… Her şey Amerikan rüyası gibi yapay, sahte ve kokuşmuş. Köy bir stüdyo. Evler birer boyalı çizgiden ibaret. Meyveler, sebzeler tamamen kolpa. Maden 5-6 tane derme çatma tahtadan ibaret. Köpek bir boyadan, kilise bir ilan panosundan, ayın yansıması bir maketten ibaret. Tek gerçek şey “köyün insanları”. Onların da ne kadar gerçek olduğunun tahlilini Trier seyircisine bırakmış.

Sinema iyidir, izleyin azizim.

Soner Sert

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: